İran’a Yolculuk

Kasım 2013’te arkadaşım Alireza’yla İran’a gittim. Ankara Garı’ndan Transasya Ekspresi’ne bindik, yolculuğumuz 4 gün sürdü. O yolculuğu anlatan bu yazıyı aslında eski blogumda yayınlamıştım, ama bu blogu açınca buraya almak istedim.

2013 benim için enteresan bir yıldı. Hem üzüntüden dibe vurduğum, hem de mutluluktan havalara uçtuğum anlar yaşadım. İngiltere’de yaşadığım yaklaşık 5 yılın ardından Türkiye’ye geri dönmeye, beni tüketen bir işten ayrılmaya, unutamadığım hayatımın aşkının peşinden gitmeye, kariyerimi değiştirecek adımlar atmaya karar verdim. Çok konuştum, çok güldüm, çok ağladım, çok şaşırdım, çok büyüdüm. 2013 ülkemiz ve dünya için de çok enteresan bir yıldı. Kasım ayında Gezi bitmişti ama etkileri sürüyordu. 17-25 Aralık’ın patlamasına günler vardı, ama biz henüz bunu bilmiyorduk. Ankara Garı’ndaki korkunç katliam henüz olmamıştı, keşke hiç olmasaydı. Geriye dönüp baktığımda, İran seyahatimin hem dünyayı anlamak, hem de kendi içime dönüp hayattan ne istediğimi anlamak için çok değerli bir fırsat olduğunu görüyorum. İyi ki gitmişim… 


İran’i İran yapan kesinlikle insanları: mesela trendeki güzel kız (çok da işveli) adı Mahshid. Meşhed’de gelinlikçi dükkanı varmış, Türkiye’den gelinlik damatlık getirip %500 karla satıyormuş. 11 yıldır bu işi yapıyormuş, ayda bir Türkiye’den mal alip trenle geri dönüyormuş. İşi zormuş ama çok başarılıymış, bana dükkanını anlatırken sesinden kendisiyle ne kadar gurur duyduğunu anlıyorum. 32 yaşındaymış, yalnızlıktan şikayet ediyor, trendeki herkesle flört ediyor.

transasyaekspresi8
Ali’yle birlikte yolculuğumuzun başında Ankara Garı’ndayız

Tren çok yavaş gidiyor, bazen duruyor. Yolculuğun ilk gününde sabahtan akşama kadar ancak Kayseri’ye vardık. Bu arada zamanımızın büyük bölümünü trenin restoranında rakı içerek geçirdik. 35’lik Yeşil Efe 50 lira, mezeler hiç de fena degil, servis de güzel. Tahranlı, İngilizce öğrenmeye pek meraklı garip bir adamla ve Huzistanlı çok akıllı bir çocukla tanıştık. Çocuğa Türkiye’de bazı insanların ülkenin İran’a benzemesinden korktuklarını söyleyince dedi ki “İran’da petrol ve doğalgaz var, Türkiye’nin ise en büyük gelir kaynaklarından biri turizm. Türkiye İran kadar içe kapalı ve İslami bir yönetimi kaldıramaz. Ne zaman İran’da da petrol ve doğalgaz bitecek, mollalar o zaman gidecek”.

transasyaekspresi1

Kompartımanımızda bizden başka bir de anne-oğul var: Zerrin ve Kamran. Onlar da Huzistanlıymışlar; Abadan diye bir şehrinden. Kayseri’ye geldiğimizde neredeyse boş olan tren birden İranlılarla doldu, nedeni de şuymuş: Kayseri’de Birleşmiş Milletler’in bir yeri varmış, İranlılar trenle Kayseri’ye gelip sığınmacı olarak BM’ye başvuruyorlarmış. Bir sene Kayseri’de demircilik, marangozluk gibi işler yapıp sonra nerede sığınma hakkı verilirse oraya gidiyorlarmış. Zerrin’in diğer oğlu da bu nedenle Kayseri’deymiş, orada cok mutluymuş. İran’da uzun süre iş bulamamış, bulduğunda da parasını vermemişler, şimdi Kayseri’de ev tutmuş iş de bulmuş, bir yandan para kazanıp bir yandan da Kanada’ya gideceği günü bekliyormuş. Zerrin’le Kamran onu ziyarete gitmişler, şimdi eve dönüyorlarmış.

transasyaekspresi3
Zerrin’in elinde gençlik fotoğrafı var

Zerrin’le Kamran’ın memleketi Abadan devrimden önce Ali’nin anlattığına göre Orange County gibi bir yermiş, petrolün kaynağı orasıymış ve BP gibi şirketler şehre çok yatırım yapmış. Devrimden sonra BP şehirden çekilmiş, İran-Irak savaşı da şehri vurunca Zerrin’ler İsfahan’a yerleşmişler. Ali şehrin simdi yıkık dökük, sadece başka çaresi olmayan insanların yaşadığı bir yer olduğunu söyledi.

Mahshid’le sohbet ediyoruz. Önce Ali’yle beni evlendirmeye pek meraklı, sonradan sadece arkadaş olduğumuzu kabulleniyor ama nasıl olup da bir kızla bir erkeğin aralarında bir aşk ilişkisi olmadan beraber seyahat edebildiğini bir türlü anlayamıyor. Beni çok güzel buluyor, sürekli “azizaaam” diye yanaklarımı sıkıyor. Bence kendisi cok güzel, zaten gelinlikleri için modellik de yapıyormuş. Yanında bir de arkadaşı var, Kazaklara benziyor. Hoş bir kız ama kompartımandan pek çıkmıyor, belli ki bizimkinin de canı sıkılıyor. Mahshid hep Ali’yi utandıracak espriler yapıyor, Ali tercüme etmiyor ama Mahshid’in çok yaramaz olduğunu söylüyor. Mahshid İranlı erkeklerden çok şikayetçi, bir ilişkiye başladığında hemen sevişmek ister misin diye soruyorlarmis, hayır dersen çekip gidiyorlarmış. Bu kadar baskıcı bir toplumda bu kadar açıksözlülük beni şaşırtıyor, Ali diyor ki gençler zaten üniversiteye kadar karma eğitim olmadığından karşı cinsle tanisma ortamı bulamıyorlar, nihayet tanıştıklarında da zaman kaybetmek istemiyorlar. Ama yine de bekaret İran’da hala çok önemliymiş ve evlenmeden once doktora gidip kızlık zarlarını diktiren kızlar çokmuş.

transasyaekspresi

transasyaekspresi9
Vaktimizin çoğunu geçirdiğimiz trenin restoranı

Öğle vakti restoranda trencilerle konuştum, tren şefinin adı Saadettin’miş, 40 yıldır trenlerde çalışıyormuş. 3 tane ölümcül kaza atlatmış, birinde tren köprüden nehre düşmüş, bir diğerinde trenle platform arasında sürüklenmiş, ameliyat olup 7 ay komada kalmış, 2 parmağını kaybetmiş ama yaşamış. Malatyalıymış (Turgut Özal’ın memleketlisi olmaktan dolayı pek bir gururluydu, bozmadım), 3 yetişkin çocuğu varmış, sürekli seyahat edip evden uzak olunca evlilik hayatı daha güzel oluyormuş, anlattı da anlattı. İlk gün bizi rakı içerken görünce bizden pek hoşlanmamıştı ama tanıdıkça çok babacan davrandı. Trendeki tek Türk yolcu da ben olduğumdan beni pek sevdi, telefonunu verdi İstanbul’a dönüp işe girince arayıp müjde vermemi söyledi.

transasyaekspresi2
Anadolu’nun çorak toprakları
transasyaekspresi5
Uzakta Van Gölü görünüyor

Tatvan’da bizim Türk treninden inip feribota biniliyor, gölün öbür tarafında da İran trenine biniliyor. Feribota akşam 6 gibi bindik, Ali’yle biraz oturup havadan sudan, aşktan, hayattan konuştuk. Sonra dışarıda Alman bir çiftle (Ines & Felix) bir de Belçikalı kızla (Lauréne) tanıştık. Almanlar liseden yeni mezun olmuşlar, 2 hafta İran’da kalıp sonra Hindistan’a geçeceklermiş. Toplamda 9 ay seyahat etmeyi planlamışlar, sonra da Almanya’ya dönüp üniversiteye gideceklermiş. Lauréne de 3 hafta İran’da kalip Belçika’ya geri dönecekmiş, daha önce Ortadoğu’da birçok ülkeye seyahat etmiş, Türkiye’ye de 4 defa gelmiş. Belçika’da sanat tarihi okumuş ama Street Nurses diye bir hayır kurumunda çalışıyormuş. Ali çocuklara Tahran’da bizimle kalmayı ve hatta İsfahan’a beraber seyahat etmeyi önerdi, Ines ve Felix kalacak yerleri olduğunu söylediler ama Lauréne kabul etti.

transasyaekspresi6
Tatvan’da trenden inip feribota biniyoruz

Ali Lauréne’le detayları konuşurken ben de gemi personeliyle muhabbet ettim. Deniz (gemici), Nuri (dümenci / halatçı) bir de kaptan vardı; Nuri’yle biraz güvertede dolaşıp muhabbet ettik. Nuri senelerce Bodrum’da yatlarda çalışmış, en son memleketi Tatvan’a dönmüş, oralı bir kızla evlenmiş, feribotta iş bulmuş, neyse en azından denizden kopmadık diyor. Bu arada çok iyi Türkçe bilen bir çocuk bize laf atti onunla tanıştık. Behmen bana epeyce Türklerin İranlılara olan önyargılarından bahsetti. Nuri sağ olsun hepimize çay ısmarladı epeyce muhabbet ettik. Çok akıllı adam, Doğu şivesiyle güzel güzel konuştu, dünyayı çözmüş ve gündemi çok yakından takip edip akıllı analizler yapıyor. Sonra ben gidip azıcık kestirdim, arada Ali uyandırıp tren geciktiğinden feribotta birkaç saat bekleyeceğimizi söyledi. Tren nihayet geldiğinde pasaportlarla yer almaya gittik, Nuri burada da bize epeyce yardımcı oldu, telefonlarımızı alıp vedalaştık, İran trenine bindik.

(Nuri’yle 2 yıl kadar telefonlaştım, genelde de o aradı hep hal hatır sordu eşinin selamlarını söyledi. Sonra izini kaybettim, ne yapıyordur acaba umarım çok iyidir.)

transasyaekspresi10

Tren Şah zamanından kalma, kompartımandaki ve restorandaki bütün dekor, kumaşlar vs. sanki hala 1970’lerde yaşıyormuşuz gibi. Kompartımana Lauréne, Ali ve ben yerleştik, dördüncü olarak bir adam daha geldi biraz da tuhaf bir adamdı. Çıktık restorana gittik, Zereşk-Polo diye bir yemek yedik, safranlı pilav ve kemikli tavuk eti üzerine bol bol İran’a özgü zereşk denen kırmızı meyvelerden koymuşlar. Ben beğendim ama Ali Tahran’da çok daha iyisini yiyebileceğimizi söyledi. Sonra ben biraz kestirmek icin kompartimana gittim, üst ranzada yatağını yaparken kompartımandaki diğer adam elindeki kamerayla oynuyordu ama fazla kafaya takmadım yatıp uyudum.

transasyaekspresi7
İran treni

Tren birkaç saat sonra sabah 3 gibi Kapıköy’e ulaştı, pasaport kontrolü icin trenden indik. Ben pasaportumu verdiğimde görevli yurtdışı çıkış harç pulumun olmadığını söyledi. Ben tabii kaç senedir Londra’da yaşadığım icin böyle birşey almam gerektiğini unutmuşum, yolda da benden başka Türk yolcu olmadığından kimse böyle bir hatırlatma yapmadı. Eee nerden alacağım deyince dışarıda postane var oradan alın dedi. Postanenin kapısını çaldım, uzun donlu bir amca açtı bende pul yok ki seni buraya neden gönderdiler dedi. İçerideki görevli adama gittim durumu anlattım, dur biraz bekle inşallah çaresine bakarız ama bakamazsak ülkeden çıkamazsın dedi. Kapıköy’de gümrük/pasaport kontrol, postane ve mescidden başka hiçbir şey yok, ben bir başıma ne yaparım nerede kalır nereye giderim diye ağlamaklı oldum. Neyse ki mucize eseri 2 tane pul bulundu, birini aldim bir oh cektik trene bindik. Trene bindik fakat tren bir türlü gitmez! Bu arada kompartımanı paylaştığımız adam inanılmaz kötü kokuyor ve elindeki kamerayla da Lauréne ve beni bariz filme alıyor. Adamı uyardık ama bizi takmadı çekmeye devam etti, ertesi gun de trendeki görevlilere şikayet ettik ama onların da umrunda olmadı. Tren şefi Saadettin’in bir kadına asıldı diye adamın tekini Muş ovasının ortasında trenden indirdiğini anlatması aklıma geldi. Lauréne de ben de çok huzursuz olduk, saat de 5.30 olduğundan neyse treni beklemeyelim de yatalım dedik.

transasyaekspresi11
Kapıköy’de kaldık, gidemiyoruz

Sabah adamın horultusuna uyandık, odanın içi leş gibi kokuyor, pencereden dışarı da bir baktık ki hala Kapıköy’deyiz. Dışarı çıktık durumu sorduk, kapıdaki görevli lokomotifin raydan çıktığını, Van’dan gelecek bir makinenin treni raya oturtmasını beklediğimizi söyledi. Gittik kahvaltı yaptık, kahvaltı dedimse de tren restoranından rica minnet aldığımız lavaş (tuhaf bir lavaş bu patlatmaya bayıldığımız baloncuklu ambalaj naylonlarına benziyor), minicik pakette yoğurt ve Almanların yanındaki ahududu reçeli. Tren restoranındaki hıyarlar kahvaltı saati bitti bahanesiyle çay bile vermediler bize (saat 9’du). Tren biz uyandıktan 3 saat sonra falan nihayet hareket etti, bu arada feribotta tanıştığımız Türkçe bilen Behmen’le iyice ahbap olduk. Erdebil bölgesindenmiş yani Azeri kökenliymiş ama bu kadar güzel Türkçe konuşmayı televizyondan öğrenmiş. İlk defa Türkiye’ye gitmiş, 1 ay falan Adana’da arkadaşlarının yanında kalmış, Türkiye’ye yerleşmek çok isterim ama ailemi bırakamıyorum dedi. Trende öğlene doğru rötardan dolayı beleş ton balığı ve lavaş dağıttılar. Ton balığı sıcaktı, sordum Ali konserveleri yemeden önce mikrobu ölsün diye kaynattıklarını söyledi??? Zaten yağlı ton balığı bir de sıcak olunca çok ağırdı ama o kadar açtık ki bize tatlı geldi. Yemekten sonra Lauréne’la uyuyalım dedik, Ali’ye odadaki adamı kovdurup odayı da iyice havalandırıp yattık, sonra Ali de geldi yattı. Akşam 6 gibi Behmen vedalaşmaya geldi, Tebriz’e gelmişiz. Birkaç saat daha uyukladıktan sonra restorana yemeğe gittik, pilavla tavuk-et karışık şiş kebap yedik, soğuk ve çok sertti ama pek umrumuzda olmadı. O sirada Ekber diye Azeri bir adamla tanıştık, geldi bizimle muhabbet etti. Doğubeyazıt sınırının İran tarafında gümrük memuruymuş, aynı zamanda kuyumcuymuş, bir de Türkiye’den Penti çoraplarını getirip Tahran’da çarşıda toptancılara satıyormuş. İran’da ticarette çok para olduğunu anlattı, Türk mallarına çok talep varmış. Biraz konuştuk, arada Farsi’leri kötüledi ama genelde hoş sohbetti. Geç saatte ayı ini gibi kokan kompartımanımıza gidip uyuduk.

transasyaekspresi12
Yaklaştık mı?

Sabah 5.00’te görevli gelip yastık yorganlarımızı istedi, dedi ki Tahran’a cok yaklaşmışız. Mecburen kalktık, herşeyi verdik. Sonra tren alakasız bir yerde durdu, heriflerin namaz kılmasını bekledik. Ondan sonra 2,5 saat daha yol gittik, Ali dedi ki Tahran’a ulaşınca yapacak işleri kalmasın hemen evlerine gidebilsinler diye herşeyi toplamışlar erkenden. Eh hadi madem uyuyamıyoruz bir çay içelim dedik, bütün yastık yorganları restorana yığmışlar, restoranın ucundaki masada çay içiyorlar, biz de istedik bitti dediler. Ali’yle Ortadoğu’da müşteri hizmetleri diye bir kavramın olmadığına karar verdik, zaten açıklamasına göre hiç yolcu olmasa da o tren o hatta çalışır, bu herifler de işlerini kaybetmezlermiş, çünkü nasıl olsa devlet memuruymuşlar, devletin de petrol-doğalgaz haricindeki sektörler umrunda değilmiş.

transasyaekspresi14

Nihayet sabah 8 gibi Tahran’a vardık. Ali’nin bavulunu aldıktan sonra taksiye binip eve gittik. Tahran’la ilgili ilk izlenimim tipik bir Ortadoğu şehri olduğu. Genelde gri ve kahverengi yüksek binalar var, çoğu badanasız ama zengin mahallelerinde de çok gösterişli, mermer kaplı binalar var. Yolları çok düzgün, her yer otoban ve araba dolu, havası da hep anlatıldığı gibi çok pis. Takside Muharrem ayına özgü ağıtlar çalıyordu, ağıtın ortasında adamlar ağlama taklidi yapıyorlar ama o kadar sahteydi ki gülme sesi gibi oluyordu, 4 günlük yolculuktan dolayı da iyice sinirlerimiz bozulmuştu. saygısızlık olmasın diye gülmemek için kendimizi zor tuttuk.

transasyaekspresi13
Nihayet Tahran’dayız!

2 Comments Kendi yorumunu ekle

  1. Nilgün dedi ki:

    Tren de sanki ben de varmışım gibi hissettim…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s